“ İZMİR’İ SAHİPSİZ BIRAKMAYIZ”
Reklam

“ İZMİR’İ SAHİPSİZ BIRAKMAYIZ”

AK Parti İzmir Milletvekili İbrahim Turhan ile erken seçim tartışmalarını, terör olaylarını ve ekonomideki beklentileri konuştuk. İlgi ile okuyacağınızı umuyoruz.

“ İZMİR’İ SAHİPSİZ BIRAKMAYIZ”

AK Parti İzmir Milletvekili İbrahim Turhan ile erken seçim tartışmalarını, terör olaylarını ve ekonomideki beklentileri konuştuk. İlgi ile okuyacağınızı umuyoruz.

“ İZMİR’İ SAHİPSİZ BIRAKMAYIZ”
17 Ağustos 2015 - 14:25

AK Parti İzmir Milletvekili İbrahim Turhan ile erken seçim tartışmalarını, terör olaylarını ve ekonomideki beklentileri konuştuk. İlgi ile okuyacağınızı umuyoruz.
- Son günlerde gündemdeki en önemli konulardan birisi koalisyon kurma çalışmaları. AK Parti – CHP Koalisyon görüşmeleri olumsuz sonuçlandı. Erken seçim ihtimali ağırlık kazandı. Sizce CHP ile koalisyon neden olmadı?
- Turhan: 7 Haziran seçimleri sonucunda ortaya çıkan sonuç hiçbir partinin tek başına hükümet kurmasına yetecek parlamento çoğunluğu sağlamadı. Tabii ki demokrasilerde böyle durumlar olabilir, normaldir. Biliyorsunuz baştan beri AK Parti Türkiye de siyasi istikrarın sağlanması için farklı alternatifler öne sürdü ama bunlar çok da rağbet görmedi. Ama netice itibariyle demokratik yapılar içerisinde her zaman çözüm bulunur. Nitekim 7 Haziran seçimlerinin sonucunda da seçmenin birinci parti olarak değerlendirdiği AK Parti bu sorumluluğu yerine getirmek üzere parlamentodaki diğer siyasi partilerle ortak bir hükümet kurulabilir mi diye arayışlara başladı. Burada şunu unutmamak gerekir. Ortak hükümet dediğiniz zaman iki siyasi partinin kendi kimliğini, kendi tarihini, kendi ilkelerini bir tarafa bırakıp yeni bir yapı oluşturmalarından bahsetmiyoruz. Bu ortak bir program üzerinde hangi konularda beraber çalışabilecekleri hususunda anlaşan, belli bir zaman dilimi içinde bu ortaklığı yürütme iradesini ortaya koyan iki bağımsız unsurun yapacağı ortaklıktır. Tabi burada partilerin programları ilkeleri birbirlerine ne kadar yakınsa bu ortaklığı oluşturmakta o kadar rahat olur. Burada şunu kabul etmeliyiz. Ne yazık ki Türkiye de geçtiğimiz dönemde siyasi partiler uzun bir süre programlar üzerinden değil, kimlikler üzerinden siyaset yapmayı tercih ettiler. Hatırlayın 2007 seçimleri de, 2011 seçimleri de kimlik üzerinden yapılan siyasetin ön planda olduğu kampanyalarla geçirildi. Bu son seçimde de bütün muhalefet partileri seçim kampanyasını “AK Partiyi iktidardan indirmek” şeklinde belirlemiş ve birbiriyle tutarlı bütünlükçü bir programda öne sürmemişlerdir. Dikkat ederseniz kampanya sırasında muhalefet partilerinin ileri sürdüğü seçim vaatleri, böyle bütünlük arz edecek kapsamlı ve kapsayıcı bir program olmaktan ziyade bazı kesimlere tekil vaatler ile onların desteğini kazanmaya yönelikti. Şimdi tabi böyle bir yapı içerisinde ortak bir hükümet kurmak gerçekten güç ancak ben şunu bir kere daha ifade edeyim. Ak Parti kurulduğu günden beri Türkiye de istikrarın teminatını sağlayıcı parti olmuştur. Ak Parti tek başına iktidarda olsa istikrarın teminatı olur. İlerde bir gün muhalefette kalacak olsa da iktidarın teminatı ve sağlayıcısı olur, ortak bir hükümet kurmak mevzubahis olursa orada da iktidarın teminatı ve sağlayıcısı olur. Zaten 7 haziran seçimleri ile ortaya çıkan tablo şunu herkese göstermiştir ki Türkiye üzerinde bir takım planlar yapan içerideki ve dışarıdaki güç odakları bütün girişimlerine rağmen Türkiye de AK Partisiz bir siyaset yapmanın mümkün olmadığını görmüşlerdir. Gerçek anlamda hayatiyet taşıyan, dinamizme sahip olan ve Türkiye’nin geleceği ile ilgili vizyoner bir perspektif ortaya koyan tek partinin AK Parti olduğunu ortaya koymuştur. Ben bu çerçevede yürütülen iyi niyetli girişimlerin olumlu bir netice vermesi halinde yine Ak Partinin orada Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalacağı zorluklarla başa çıkması ve vizyonunun gerçekleştirmesi, bölgesel bir merkez, küresel bir aktör olarak ön planda olmasını sağlayacağını düşünüyorum. Bu olmazsa, iyi niyetli girişimlerimiz çabalarımız bir sonuç vermezse o zaman yapılacak şey bellidir. Demokratik sistemlerde son sözü son kararı millet veriri millete bir daha da gidebiliriz.
- Seçim sonrası başlayan terör olaylarından vatandaşlar rahatsız, bu süreçte hükümet kurma çalışmaları sonuçlanırsa terör olayları da sona erecekmiş şeklinde bir kamuoyu da oluştu. HDP’nin terör olayları sonrası tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Son günlerde en çok tartışılan konulardan birisi de bu. Özellikle PKK’yı kınayamaması, Brüksel’e gidip KCK yetkilileri ile görüşmesi. Ateşkes için devlete belli şartlar ileri sürmesi kamuoyunda büyük tepki topluyor. Siz ne söylemek istersiniz bu konuda?
- Turhan: Şimdi biliyorsunuz bu konuyla ilgili ortak açıklamada yaptık. Orada da söyledim. Demokratik siyaset her şeyden önce silahla, şiddetle aranıza mesafe koymanızı gerektirir. HDP’ye 7 Haziran seçimlerinde açılan kredi, bunu özellikle söylüyorum, altını çizerek söylüyorum çünkü aldıkları oyun tamamı aslında HDP’yi tam manasıyla benimseyip destekleyen insanların sağladığı bir destek değildir. Orada aldıkları oy HDP’ye açılan bir krediydi. Ne kredisiydi bu Ak Parti hükümetlerinin milli birlik ve kardeşlik süreci çerçevesinde, temel hak ve özgürlükleri toplumun bütün kesimlerine eşit bir şekilde sunacak etnik, kültürel, toplumsal haklar konusunda rahatlama sağlayacak bir alan oluşturmasından sonra seçmen HDP’ye dedi ki “bak artık Türkiye’deki geçmişte olumsuzluk oluşturan şartlar ortadan kalktı. Biz de sana bir destek veriyoruz, bir kredi açıyoruz. Siyaset parlamentoda yapılır, mecliste yapılır. Gel meclise güçlü bir şekilde yer al ve bu sorunu bir daha gündeme gelmeyecek şekilde çözelim”. Ama HDP kendisine verilen krediyi doğru yerde kullanmak yerine, adeta müsrif bir mirasyedi gibi eline geçen bu imkanı hem toplumun kendisine sunmuş olduğu güvene saygısızlık ederek hem de devlete ve devlet düzenine karşı şımarıkça bir tavır sergileyerek boşa harcadı. Gerçekten şayet 80 milletvekili ile parlamentoya girmiş bir siyasi partinin sahip olacağı olgunluğa sahip olsalar, ilk günden çıkıp kendilerine oy verenlerin beklediği gibi “artık çözüm yeri meclistir, artık Türkiye’de devletten başka kimsenin elinde silah bulunmasını istemiyoruz” şeklinde bir açıklama yapmış olsalardı Türkiye bugün daha farklı bir yerde olurdu. Ancak bunu yapmak yerine en yetkili ağızlardan arkalarını terör örgütüne dayadıklarını ifade etmeleri, toplumu “devrimci halk savaşı” diye kendi ifadeleri ile tanımladıkları çatışma ortamına sürüklemek istemeleri ve tabii ki hiçbir zaman terör örgütünü terörden vazgeçmeye, silahları bırakmaya davet etmemeleri, tam tersine onların savunuculuğunu yapmaları maalesef Türkiye de maliyeti çok yüksek olan bir ortamı oluşturmuştur.
- HDP yetkilileri, Hala barış diyorlar, kimse ölmesin diyorlar ama bir taraftan da saldırılar sürüyor. Bugün yine şehit haberleri geldi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu gelişmeleri?
- Turhan: Her şey herkesin gözü önünde cereyan etti zaten. Biliyorsunuz seçim öncesinde “bu seçime hile karıştırılacak” dediler ve “biz bu seçimin sonuçlarını kabul etmeyeceğiz” diye peşin peşin ilan ettiler. Ortaya çıkan neticeden sonra bir özür dilemeleri gerekirken demokrasiye, millete saygı göstermeleri gerekirken bu sefer elde ettikleri sonucu adeta bir zafer havasına dönüştürüp, demokratik bir ülkede asla göremeyeceğiniz bir şekilde şehirleri günlerce sözde kutlama yapıyoruz adı altında terörize ettiler. İnsanları yıldırdılar, baskı altına aldılar daha sonra kendilerini desteklemeyen herkesi “bu bölgede size hayat hakkı yok burayı terk edin” dediler. Sadece devletin güvenlik güçlerine değil bizzat bölgede yaşayan kürt kökenli vatandaşlarımıza da, temsil ettiklerini iddia ettikleri insanlarda olmak üzere herkese aynısını yaptılar. Çünkü terör bir yaşam biçimi olmuş onlar için artık. Yani bir siyaset yapma aracı olmuş. Sistem bunun üzerine kurgulanmış, bundan başkasını bilmiyorlar yapmaya da niyetleri yok, arayış içinde de değiller. Dolayısıyla bunun akabinde de son derece komik bir gerekçe ile devletin bölgenin ekonomik kalkınmasına destek olmak için yaptığı yolları, havaalanları ve barajları askeri bir saldırı olarak tanımlayıp, “ siz yol yapmak, baraj yapmak, havaalanı yapmak suretiyle ateşkesi bozdunuz ve bize saldırıyorsunuz” deyip yani dünyanın en komik bahanesiyle “bu saatten sonra artık çatışmasızlığın anlamı kalmamıştır, biz saldırıyı başlatıyoruz” diye Temmuz’un başında ilan ettiler. Ondan sonra da hakikaten bu tavırlarını sergilediler. Buna rağmen hükümet soğukkanlı davranıp bir provakasyona gelmemek adına bir taraftan “ herkes aklını başına alsın biz Türkiye de kamu düzeninin bozulmasına asla müsaade etmeyiz, sükunetinizi muhafaza edin, bakın bu elde ettiğimiz noktaya kolay gelinmedi herkes bunun kıymetini bilsin” diye onlara anlayacakları dilden bir mesaj verilmeye çalışıldı ama buna karşılık onların şımarıklığını, saldırganlığını artırmaktan başka bir işe yaramadı. Nitekim son olarak da hükümetle, devletle ilgisi olmayan bir şekilde bir başka terör örgütünün yapmış olduğu bir saldırıyı bahane ederek sağda solda güvenlik güçlerini hem de en alçak bir şekilde, en kalleş bir şekilde pusuya düşürmek suretiyle şehit ettiler, evlerinde uyuyan polislerimizi şehit ettiler. Sahte ihbar yaparak oraya gelen trafik polisine, ambulansa saldırdılar. Olabilecek en alçak tavırlar sergilendi. Tabi bunun karşılığında hükümetin devletin daha fazla sessiz kalması söz konusu olamazdı.
- Hükümet yetkilileri, operasyonların süreceğini vurgulayarak, “bu defa sonuna kadar gidilecek, silahlarını bırakıp ülke dışına çıkmadıkları sürece operasyonlar devam edecek.” diye açıklama yaptılar. Operasyonların devam etmesi Çözüm Süreci’nin de bittiği anlamına geliyor. Bu konuda bir geri adım söz konusu olur mu?
- Turhan: Bakın şu açıktır. Artık 20 Temmuz öncesi ortadan kalkmıştır. Artık hiç kimsenin “tamam bu arada yaşanan 20 günlük süreci yok sayalım ve tekrar 20 temmuz öncesinden bu işi başlatalım” demesi gerçekçi olmaz.
- Son günlerde HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş ateşkes çağrısı yapıyor. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?
- Turhan: Kullandığımız kavramlara da çok dikkat etmemiz lazım bunu maalesef hem HDP’liler hem de yakın zaman da bazı CHP’liler yapıyorlar. İşte barış olsun, her iki tarafta saldırılara son versin, her iki tarafta ellerini tetikten çeksin gibi ifadeler kullanıyorlar. Bir kere bu kavramların uluslararası hukukta bir karşılığı vardır. Barış iki tane meşru entite arasında söz konusu olur. Burada bahsetmemiz gereken şey şu. Bir tarafta kamu düzenini sağlamaya yönelik çalışan, anayasal çerçevede faaliyet gösteren, devletin meşru güvenlik güçleri var. Karşılarında da bütün dünya tarafından terör örgütü olarak tanımlanmış, kabul edilmiş, eli kanlı bir silahlı terör örgütü var. Şimdi olacak olan şey şayet bir çözüm isteniyorsa bunu barışla falan karıştırmayalım, çözüm diyelim buna. Bir çözüm isteniyorsa yapılacak şey bellidir. Önce bütün silahlı unsurlar kayıtsız şartsız ve derhal Türkiye sınırlarının dışına çıkarlar ondan sonra da bu silahların bir daha konuşmayacağı konusunda bir garanti verilir. Bunun üzerine biz de tabii ki Türkiye’de devlet geleneği köklü ve eskidir. Devlet her soruna uygun şekilde cevap verebilecek mekanizmalara sahiptir. Bu bir kere sağlandıktan sonra. Yani bütün silahlı unsurların Türkiye sınırları dışına çıkması ve asla devlete karşı silahın kullanılmayacağı, terörün bir siyaset biçimi olarak kullanılmayacağına dair yeterli güvence sağlanırsa her zaman çözüm yolu bulunabilir. Ak Parti kurulduğu gün açıkladığı kuruluş bildirgesinde, ondan sonra parti programında, bütün hükümet programlarında demokrasiden, demokratik hakların ve özgürlüklerin genişletilmesinden, yasakları kaldırılmasından, bütün vatandaşlarımızın etnik köken, dini inanç, mezhep farklılıkları gözetilmeksizin bir ve eşit kabul edilmesi ve temel insan hak ve özgürlüklerinden en geniş şekilde istifade etmesini kendisine ilke olarak kabul etmiş bir partidir. Başbakanımızın seçimden önce hazırlayıp ilan etmiş olduğu toplumsal sözleşmesinde de “insan onuru” kavramı üzerine kurulacak yeni bir düzen ve bu düzenin iki tane kaynağı olduğundan bahis edilmiştir. Bunlardan birisi bizim kadim medeniyetimiz. Peygamber efendimizin veda hutbesinde ifade ettiği “ hepiniz Ademin çocuklarısınız. Adem de topraktandır. Hiç birinizin bir diğerine üstünlüğü yok. Bir tarağın dişleri gibi eşitsiniz” prensibi bir tarafta, bu prensipten neşet eden medeniyetimizin Osmanlı devletinde en son koymuş olduğu tamamen adalete ve hoşgörüye, barış içinde bir arada yaşamaya, huzura ve istikrara dayanan “devlet ebed müddet” düzeni. Bir taraftan da bir diğer kaynakta uluslararası hukukun, evrensel normların, bugün tüm dünyanın kabul ettiği medeni dünya da bir adeta “olmazsa olmaz” norm haline gelmiş olan evrensel insan hakları. Bu ikisini birleştiren bir kurgudan bahsediyorum. Bunun terörle, terör örgütüyle hiçbir alakası yok. Bunu bizim inancımızın ve medeniyetimizin bugün temsil ettiği değerleri evrensel insan hakları, ileri demokrasi standardının bir geleneğidir. Bunu birbiriyle kesinlikle karıştırmamak lazım. Orada ne olursa olsun, bir mücadele de devam etse, teröre karşı mücadele devam da etse. Türkiye bu terör sorununu çözse de öteki alanla bunun hiçbir ilgisi yoktur. Yani orada 78 milyon vatan evladının hepsinin bir ve eşit olarak, en geniş anlamıyla insan haklarından, demokratik özgürlüklerden yararlanmak bizim için vazgeçilmez bir ilkedir. Oradan asla vazgeçilmez ve taviz olmaz. Hiç kimsenin Türkiye’yi yeniden 1990’lı yılların ortamına döndürmeye gücü yetmeyecektir. Tam tersine ben, bu sürdürülen terör eylemlerinin tam da sağlanmaya çalışılan “bu milli birlik beraberlik ve kardeşlik sürecini” hedef alan bir girişim olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin bunu sağlaması halinde kazanacağı güç ve özgüvenle sadece kendi sınırları içerisinde istikrarı sağlayıp, gerçekten küresel bir güç, bir aktör haline gelme yolunda emin adımlarla ilerlemesinin yanında aynı zamanda bu çatışmaların yaşandığı diğer ülkelere de güzel bir örnek teşkil edebilecek “bir model” haline gelmesi eminim ki bazılarının uykularını kaçırıyordur. Çünkü bakın bölgemizde yaşanan kriz temelinde etnik kimliğe dayalı siyaset yapılmasının toplumları, ülkeleri nereye, ne felaketlere sürüklediğinin çok açık örneklerini sergiliyor. İşte Irak, işte Suriye. Türkiye de sergilenmeye çalışılan oyun budur. Maalesef muhalefet partileri de bu oyunun bilerek veya bilmeyerek, bir kısmı bilerek, bir kısmı da inanıyorum ve o inancı taşımak istiyorum bilmeden, bu çirkin oyunun parçası haline geliyorlar. Destek veriyorlar. Yani şu anda kimlik temelinde siyaset Türkiye ye yapılabilecek en büyük zarardır. Nasıl Irak bugün kürtler, sünni araplar ve şii araplar şeklinde parçalanmışsa. Nasıl Suriye de benzer bir tablo ortaya çıkıyorsa, Türkiye’yi de aynı şekilde mezhep ve etnik kimlikler ekseninde parçalamaya, ayrıştırmaya, yönelik girişimler ne yazık ki sergileniyor. Bunlarında çözümü; coğrafya birliğine, tarih birliğine, medeniyet birliğine vurgu yapan, sevinçte de, üzüntüde de, tasada da, kıvançta da bir ve beraber olmuş milleti yeniden hiçbir tartışmaya, tereddüte mahal bırakmayacak şekilde tarif ederek, bütün unsurları ile beraber kucaklayarak ondan sonra belli programlar çerçevesinde, Türkiye’ye çizeceğiniz ufuk ekseninde bir siyaset yürütmektir. Yani biz bunu yapmaya çalışıyoruz. Kimlik asla ve asla siyasette AK Parti’nin ne söylem düzeyinde, ne eylem düzeyinde dayandığı yaslandığı bir temel asla olmadı. Bir kere bu 800 bin kilometre kare vatan toprağını hatta çevresiyle beraber yani bizimle bir şekilde gönül bağı olan coğrafyalarla beraber, insanlarla beraber
birlikte düşünüp, “toplumu ayrıştırmayı değil, bütünleştirmeyi” vazgeçilmez bir ilke olarak merkeze alıp ondan sonra da Türkiye ile ilgili hayallerinizi vizyonlarınızı, ufkunuzu ortaya koyup bu çerçevede bundan destek istemek. Siyaset böyle yapılır. Ama siz bir kere kimlik temelinde siyaset yapmaya başlarsanız bu tartışılabilecek bir şey değil. Çünkü değiştirmemiz mümkün değil. Yani Cenab-ı Allah yaratılışta bizi bu şekilde yaratmış. Şimdi Allah’ın bize yaratılışta verdiği o durumu, o konumu, o bağı, o aidiyeti bizim siyaset konusu yapmamız kadar büyük bir kötülük olamaz. O bakımdan ben umuyorum ki özellikle CHP ve MHP de sergilenmekte olan oyunun farkına varıp, yeniden Türkiye’yi bu milli birlik ve beraberlik çerçevesinde bir araya getirip terörü mutlak surette lanetleyip dışlamak suretiyle ama aynı zamanda kimlik tabanında bir siyaseti de parlamentonun dışında bırakmak suretiyle İnşallah bu temelde birleştikten sonra siyaset konuşulabilir. Hükümet ortaklığı da konuşulabilir, iktidar muhalefet arasında eleştiride yapılabilir, her şey olabilir ama önce hepimizin bu konuda bir aydınlanma yaşamamızda fayda var.
- Biraz da ekonomiyle ilgili konuşalım. Geçtiğimiz günlerde EBSO üyeleriyle yapılmış bir anket yayınlandı. Sanayicilerin, ikinci yarıyılda belirsizlik ve istikrarsızlık nedeniyle olumsuz sonuçlar beklediği açıklandı. Bu belirsizlik ekonomiyi nasıl etkiliyor sizce. Sizin elinizde daha güncel rakamlar da vardır. Ekonominin durumunu nasıl görüyorsunuz?
- Turhan: Buna belirsizlik demeyelim de tek başına bir partinin iktidara gelmemiş olmasının yarattığı şaşkınlık diyelim isterseniz. Çünkü Türkiye son 13 yıldır AK Partinin tek başına iktidar olduğu dönemde, tek parti iktidarının sağlamış olduğu istikrarın ekonomide de çok net yansımalarını gördü. Bununla birlikte 7 Haziran seçimlerinden bu yana geçen iki aylık dönemde de yeni parlamentodan, yeni bir hükümet çıkmamış olmasına rağmen Anayasa’ya uygun bir şekilde mevcut hükümet, meşru bir şekilde görevini yapmaya devam ediyor. Bu anlamda Türkiye de bir hükümet boşluğundan söz edilemez, bir belirsizlikten söz edilemez. Yani bütün her şey kurallara uygun bir şekilde cereyan ediyor. Bütün gelişmiş ülkelerde olduğu gibi. Bakın Belçika da buna benzer bir durum 1 yıl yaşandı. Hükümet kurulamadı, birkaç seçim yaşandı. Hükümetin kurulamaması dünyanın sonu değil. Umutsuzluğa kapılmayı gerektirecek bir şey değil. Netice de kurallar bellidir. Bir hükümet var. Bu hükümet ekonominin, ekonomi çevrelerinin tanıdığı, bildiği Türkiye’ye bu kazanımları sağlayan bir hükümet. Yeni bir hükümet kuruluncaya kadar da bu kesintisiz bir şekilde görevini sürdürecektir.
- Eğer önümüzdeki günlerde erken seçim kararı alınırsa bu döviz kurundaki dalgalanmalardan ekonomi olumsuz etkilenmez mi?
- Turhan: Şimdi, döviz kurlarındaki dalgalanmaların sebepleri çok çeşitli. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. İşte biliyorsunuz AB’de ciddi bir sıkıntı var. Yunanistan yanı başımızda çok derin bir ekonomik kriz yaşıyor. ABD’de para politikasının rota değiştirmesi ihtimali var. Bu bütün dünya da bir etkiye yol açıyor. Mesela bakın dünyanın hızlı büyüyen ikinci en büyük ekonomisi Çin’dir. Çin de bile borsa da ciddi gerilemeler, varlık fiyatlarında düşüşler, bankacılık sisteminde sıkıntılar, ekonomide yavaşlama belirtileri gibi sorunlar yaşanıyor. Yani bu Türkiye’ye özgü bir durum değil. Önümüzdeki dönemde gelişmekte olan ülkelerin tamamı bu ortamdan yani bir taraftan AB’deki durgunluğun devam etmesi, geçmişte hızlı büyümüş Çin gibi Asya ülkelerinin içinde bulundukları zorluklar, emtia fiyatlarının gerilemesinin doğurduğu sıkıntılar ve ABD para politikasındaki o değişikliğin yol açabileceği etkiler sebebiyle baskı altında olacaklar. Tabi Türkiye’de biz bu sorunları en az etkiyle, en az hasarla atlatmak için elimizden geleni yapacağız. İnşallah süratle Türkiye’deki yeni dönemdeki siyasi aktörlerin rolleri, görev ve sorumlulukları belli olur. Taşlar yerli yerine oturur, bizde kaldığımız yerden çalışmaya devam ederiz.
- İzmir deki ekonomi çevrelerinin bir şikayeti var. ‘İzmir yatırımlardan yeterli payı almıyor.’diye. Yıllardır hazırlanan raporlar Ankara çıkarmaları ile muhataplarına iletildi. AK Parti hükümetininde İzmir’e yeterli desteği vermediği konuşuluyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
- Turhan: Ben seçim döneminde de söyledim. AK Parti İzmir’e çok yatırım yaptı. Ulaştırma anlamında, sağlık alanında, eğitim alanında. Yakın dönemde sanayi anlamında hakikaten büyük yatırımlar yaptı. Burada gerçekten olması gereken yerel yönetimiyle, sivil toplum örgütleriyle, iş ve ekonomi çevreleriyle, merkezi hükümetiyle herkesin ortak bir anlayış çerçevesinde ve ortak bir vizyonu gerçekleştirmek üzere bir araya gelmesidir. Ne yazık ki bunun bazı unsurları eksik kalıyor ama bu merkezi hükümet değil.
- Sizin ekonomi kökenli olmanız da bundan sonra İzmir’in sorunların çözümü konusunda faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Sorunların çözümü konusunda size de büyük görev düşüyor.
- Turhan: Merak etmeyin ben şu anda bile İzmir’e yatırım yapmayı düşünen yatırımcılarla zaman zaman görüşüyorum. Onları yönlendirmeye çalışıyorum. Yeter ki burada yerel yönetim ve ekonomi alanında faaliyet gösteren İzmir’deki sivil toplum örgütleri de bizim bu çabalarımıza destek versin. Biz İzmir’i sahipsiz bırakmayız. Allah’ın izniyle üstümüze düşeni yaparız.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
Oto Galericiler Odası'ndan yeni mülk açılışı
Oto Galericiler Odası'ndan yeni mülk açılışı
İzmir'in Gazetecileri daha özgür olacak!
İzmir'in Gazetecileri daha özgür olacak!