Yeni hafta başlarken, herkes hafta sonunu da 'Sevgililer Günü' temasıyla geçirmişken bugün biraz Masumiyet Müzesi üzerine konuşalım istiyorum: Biraz Kemal, biraz Füsun, biraz Sibel ve biraz da aşk, hatta belki de en çok aşk üzerine...
Aşkın kokusu vardır derler. Kimine göre yeni açılmış bir kitabın sayfalarından yükselen o kuru kağıt tozu, kimine göre yağmurdan sonra ısınmış asfaltın buğusu; kimine göre ise, sadece iyi bir burnun koklayabileceği, eski bir gömleğin yakasına sinmiş sigara dumanı.… Ama ben aşkın en keskin kokusunun amber olduğunu düşünürüm hep, belki de burnuma tutkuyu en çok o hatırlattığı için, bilemiyorum açıkçası. Ama Orhan Pamuk’un yarattığı 'Masumiyet Müzesi' evrenindekiaşk sadece kokmaz; birikir. Çekmecelere saklanır, vitrinlere konur, sigara izmaritlerinden çerçeveler yaptırtır, tokalarda, küpelerde; hatta tuzluklarda saklanır, bir ömür. Yani aşk bu evrende romantik bir hikayeye tanık olmaktan çok, birinin kalbine girip karşısındaki kişiye bakmak gibidir.
Bilmeyenler için hap bir özet gibi olsun:
Zengin bir ailenin oğlu olan Kemal, nişanlanmak üzere olduğu sevgilisi Sibel ile çok mutludur. Ta ki, Sibel'in beğendiği çantayı almak için gittiği butikte uzaktan akrabası olan yoksul bir ailenin kızı Füsun'la karşılaşana dek. Bu ikilinin karşılaşması 70'lerdedir: Yani aşk hala kıymetlidir, bir bakışta, bir gülüşte, bir göz kırpışında oluşabileceğini anlayacak kadar kıymetli. Şimdi okumayanlar ve izlemeyenler için spoiler olmaması açısından buradan sonrasını hızla geçeceğim: Kemal, Füsun'la gizli bir ilişki içerisine girer, bu ilişki ilk etaptaaşk mıdır bilmeyiz, ama ilerledikçe anlarız ki, bu ilişki aşk kadar güçlü bir duyguya dönüşmüştür, ya da en başından beri öyledir ve biz de karakterlerle birlikte bunu fark etmeye başlarız. Ancak hemen belirteyim ki; Kemal’in Sibel ile de ilişkisi sürmektedir. Hatta bu aşk devam ederken Sibel ile nişanlanır ve tüm olaylar da bu nişanın ardından ‘ağır ağır’ yaşanmaya başlar. Ağır ağır dememin bir sebebi var elbette: Masumiyet Müzesi’ndeki her şey ağırdır, aşkın coşkulu yanını değil, sabırla yoğrulan bir başka yüzünü görürüz. Zira Kemal, Füsun’un evli olmasına rağmen, yıllarca evine gelir gider, sabırla bekler, biriktirir aşkını.
Şimdi gelelim Orhan Pamuk ya da yarattığı Masumiyet Müzesi evreni bize ne anlatmak istemektedir:
Kitabı da oldukça popüler olan bu aşk hikayesi diziye dönüştüğünden beri tüm sosyal medya platformlarında birçok tartışma başlığı ortaya çıkardı. Örneğin Kemal'in Füsun'a duyduğu aşk mı saplantı mı? Ya da Füsun kurban mı değil mi? Aslında tüm tartışma sorularını doğuran bu hikaye, yanıtları da içerisinde barındırmaktadır.
Şöyle başlar hikaye: "Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum." Zaten hep de böyle gelmez mi aşk? Hayatımızın en mutlu anındaymışız gibi başlamaz mı? Ve yine bitişindedir aslında aşkı en doğru tarif eden cümle:"Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım."Evet, geçen zaman içerisinde iki kişi arasında neler yaşanırsa yaşansın aşkı vazgeçilmez yapan temel şey nihayetinde çok mutlu anıları hatırlatıp durmasıdır belki de.
Gelelim asıl soruya: Sevgilisinin dudağı değdi diye 4213 sigaraya varana dek her şeyi biriktirmek, sevdiği kadının eşyalarını ondan habersiz almak, yıllarca onun hayatının kıyısında beklemek, birine böylesine tutulu kalmak; aşk mı saplantı mı? Aslında bu sorunun cevabı da hikayede gizlidir; şöyle der Kemal: "Aşkın bize mutluluk borcu yoktur." Kesinlikle doğrudur, aşkın bize mutluluk borcu yoktur. Ama bu; bir ömür boyu bizi üzen şeyin aşk olduğu anlamına da gelmez, değil mi? Sanırım bu sorunun cevabı biraz da yaşanmışlıkta gizlidir, yani hikayenin döneminde: Öyle ki, hikayenin geçtiği 1970'lerde yaşayan biri olsaydım sanırım Kemal'in bu derin tutkusuna kesinlikle trajikomik bir aşk derdim ama ne yazık ki bu çağdan, bir kadın gözüyle, hatta politik bir kadın gözüyle(bunca kadın cinayeti gördükten sonra, kadınlar üzerinden kurulmaya çalışılan ataerkil politikalardan dibine kadar nefret ettikten sonra); bunun gerçek bir saplantı olduğunu nasıl göremem?
Ve asıl soru: Füsun bu aşkın kurbanı mı? Açıkçası zor bir soru… Masumiyet Müzesi'nin satırları arasındaki Füsun çok naiftir, çok kırılgan, Kemal'in manipülasyonlarını göremeyecek kadar küçük ve aşıktır; en azından hikayenin en başında. Üstelik bunu her satırda hisseder ve her satırda Kemal'den biraz daha nefret etmek için bahaneler bulursunuz kendinize. Ama dizideki Füsun'da o hikayenin başındaki kırılganlığı göremedim, evet yine naif, yine küçük; ama attığı her adımın ne getireceğini biliyormuş gibi oynuyordu Eylül Lize Kandemir, her tavrıyla (hakkını vermeliyim ki, bu tavır daha çok hoşuma gitti ve beni etkiledi); en başından beri. O yüzden biz yönümüzü hikayeye dönerek bulalım sorunun asıl cevabını: İster kitabı okuyun, ister diziyi izleyin; fark etmez. Çünkü hikayenin özünde Füsun, Kemal'in hayatında biri olduğunu bilen, Kemal'den bir türlü netlik görememesine rağmen adım atmaya devam eden genç bir kadındır, üstelik hikayenin içerisinde evrilir, dönüşür: Biz yeri geldiğinde Kemal’den geri durabilen, onu bekletebilen, yıllarca peşinden sürükleyebilen bir Füsun da görürüz. Bu yüzden ona kurban demek zordur, başlangıçta manipülasyona açık, zamanla oyunun kurallarını öğrenen genç bir aşık demek çok daha doğru olacaktır. Hatta belki, aşk da son derece bencil olan Kemal’le kurduğu o bağda, her şeye rağmen, kendisine yer bulmaya çalışmak isteyen genç bir kadın.
Gelelim hikayenin asıl kurbanına: Evet, bu hikayede kesinlikle bir kurban var!
Aşk hikayeleri hep caziptir, hep kalbimize dokunur, hep izlenir, okunur. Bu yüzden olsa gerek, aşıklara çekiliriz; sadece aşıkları görüp, aşıkları duymamız da bundandır ya zaten. Ama bu büyünün etkisiyle çoğu zaman aşkın asıl yaraladıklarına gözümüzü, kulağımızı, hatta yüreğimizi tıkarız. Sanırım bu yüzden de hikaye boyunca bu aşkın asıl kurbanı olan Sibel'i hiç anlamayız. Evet, bu aşkın kurbanı kesinlikle Sibel'dir. Sadece evleneceği, aşık olduğu adamı kaybetmez hikayede üstelik. Tanıdığı Kemal’i de bulamaz bir süre sonra, öyle ki, Kemal’indünyasında kendinden de kaybettiğini anlar ve okuyucuya, izleyiciye bunu derinden hissettirir.Özetle hikayeye sadece aşkın büyüsüyle bakmadığımızda, Sibel’in gururundan ve kendinden vazgeçemeyecek kadar güçlü bir kadın karakterine bürünmüş olması bizim onu kurban olarak görmemiz önünde bir engel yaratmamalıdır.
Bu tartışma başlıklarına bir yenisini de ben eklemek isterim, sona doğru gelirken: Kemal'den aşkın saran, sarmalayan o şefkatli yanını beklemek biraz tuhaf değil midir bir okur ya da izler olarak? Neden mi soruyorum bunu: Kemal en başından beri bencildir çünkü; kendini düşünen, Füsun'a Sibel ile nişanını izleten, Füsun'dan gidemeyeceğini bilmesine rağmen Sibel'i yanında tutmaya çalışan, hatta Füsun'a yardım eder gibi görünüp hayali olan sinemadan uzak tutmayı başaran... Demem o ki;tipik bencil bir karakterdir Kemal. Peki bunun için kızabilir miyiz Kemal'e? Hiç sanmam, en azından bu kızgınlığın dürüstçe bir duygu olduğunu düşünmem mümkün değildir; zira aşkın doğası bencildir, ben olana ister her şeyi, yani hep ‘kendime’, hep ‘bana’ der aşk. Bundan olsa gerek pek çok okur ya da izlerin aksine Kemal'e kızamıyorum, elbette onun yaptıklarını aklıyor ya da affediyor değilim. Aslında sadece bu bencilce tavrının aşkın doğasıyla çok örtüştüğünü söylüyorum. Belki de Kemal’in bize öğrettiği en önemli şeydir, aşkın bencil olduğu ama bu bencilliğin her zaman masum sonuçlar doğurmayacağı…
Ez cümle: Aşk ne getirirse getirsin, hayatımızda hep var olmasını istediğimiz kadar büyülüdür. Ama bu büyü her zaman masum değildir. Ne Kemal kadar saplantılı, ne Füsun kadar sıkışmış, ne de Sibel kadar sessizce kaybeden tarafta olalım. Hatta ne olursak olalım bir aşkın müzesini kurmak isteyecek kadar kaybeden olmayalım, yeter!
Yorumlar
Kalan Karakter: