Sabah gözlerimi açtığımda odanın içinde hala geceye ait küçük bir serinlik vardı. Perdelerin arasından süzülen Mart güneşi odaya yavaşça yayılıyor, duvardaki gölgeleri sessizce yer değiştiriyordu. Yatağın kenarında duran telefonum titrediğinde alarm sandım. Ama değildi.
Telefonumu elime aldım. Ekran ışığı yüzüme vurdu ve gelen mesajı okuduğum anda dudaklarımın kenarında o tanıdık gülümseme beliriverdi birden.
Aslında bu benim için pek şaşırtıcı bir şey değildi. Yakınlarım bana sık sık “sen ne kadar hayat dolusun” derdi. Belki biraz abartarak söylerlerdi bunu, ama yine de hoşuma giderdi. Çünkü gerçekten de çoğu sabah, güne, böyle başlardım: İçimde küçük ama inatçı bir umutla.
Ama bugün farklıydı.
Bugün sıradan bir sabah değildi.
Bugün yetişkin hayatımın gerçekten başladığını hissettiğim bir sabah gibiydi.
Üniversiteyi bitirmiştim. Aylarca süren başvuruların, özgeçmişlerin, mülakatların ardından beklediğim o haber nihayet gelmişti. Başvurduğum işten kabul almıştım. İktisat okudum ben.
Sahi, söylemiş miydim size?
Üniversitede yıllarca sayılarla uğraşırken bazen hayatın da bir denklem gibi çözülebileceğini düşünürdüm.
Bugün dışarı çıkacaktım. Gerekli belgeleri hazırlayacak, birkaç imza atacak, belki kendime küçük bir kahve ısmarlayacaktım. İnsan ilk gerçek başarısını kutlamalıydı sonuçta, değil mi?
Aynanın karşısına geçtim. Saçımı topladım. Hafif bir makyaj yaptım. Sonra yüzüme en sevdiğim şeyi ekledim: Gülümsememi.
Çünkü o an kendimi gerçekten iyi hissediyordum. Sanki uzun zamandır beklediğim o kapı nihayet açılmıştı ve ben artık içeri girebilirdim.
Aslında siz de beni tanıyorsunuz.
Adımı mutlaka duymuşsunuzdur.
Ben Pınar Gültekin.
Ve belki de böyle olacaktı hayatım.
Sabahları kahve kokusuyla uyanacak, aynanın karşısında saçımı düzeltirken günün planlarını yapacak, akşamları yorgun ama gururlu bir şekilde eve dönecektim.
Eğer bir gün eski erkek arkadaşım tarafından kaçırılıp, günlerce işkenceye maruz kalıp öldürülmemiş olsaydım!
---
Bir başka sabah…
Bu sefer başka bir şehirdesiniz…
---
Mersin’de, güneşin insanın yüzünü erkenden ısıttığı o sıcak sabahlar vardır ya, işte onlardan birine uyanıyordum. Pencereyi açtığınızda dışarıdan gelen sesler hemen odaya dolmuş: Uzaktan geçen arabalar, mahallede oynayan çocuklar, mutfakta hazırlanan kahvaltıların kokusu… Hepsi odamın içindeydi sanki.
Benim sabahlarım genelde böyle başlardı. Üniversiteye yetişmek için biraz acele ederek ama yine de günün içinde güzel bir şeyler olacağına inanarak.
Harika bir kahvaltının ardından kendimi sokağa attım, biraz yürümek istiyordum. Bayılırdım sokakta ilk kez karşılaştığım insanların zihinlerini, korkularını, sevinçlerini anlamak için çabalamaya. Evet, bildiniz; psikoloji okuyorum!
Mezun olunca küçük bir ofisim olacaktı; kitap raflarının olduğu, insanların gelip dertlerini anlattığı, benim de onlara iyi gelmeye çalıştığım bir yer.
O günün diğerlerinden tek farkı, güneşin biraz daha parlak olmasıydı sanırım. Ben de bunun değerini bilecek, kampüsün içinden geçerken baharın ilk güneşini hissedecek, içimden “hayat galiba yavaş yavaş yerine oturuyor” diye düşünecektim.
Tadını çıkaracaktım bu günün!
Sahi tanışmış mıydık biz?
Ben Özgecan Aslan.
Ve belki de böyle olacaktı hayatım.
O okula her gün ayrı bir duyguyla gidip gelecek, güneşi içime çekmekten vazgeçmeyecek, mezun olacak, bir ofis açacak, belki yıllar sonra kendi danışanlarıma hayatın ne kadar kırılgan ama yine de ne kadar değerli olduğunu anlatacaktım.
Eğer bindiğim minibüste saldırıya uğrayıp öldürülmemiş olsaydım!
---
Bir başka sabah daha…
Bu sefer Ankara’dasınız…
---
Şehir henüz tam uyanmamış, sokaklarında o erken sabah sessizliği var. İnsanların günün telaşına henüz karışmadığı, şehrin birkaç dakika boyunca nefes aldığı o kısa zaman dilimi. Telaşlıdır Ankara, bilen bilir: Sadece insanları değil, kendisi de yaşar Ankara’nın günün 24 saati. Olanı görür, söyleneni duyar, her şeyi bilir.
Ürpertici değil mi?
Siz korkmayın ama, çünkü; alışıyorsunuz zamanla, belki de sevmeye başlıyorsunuz.
Neden mi bu kadar erken kalktım?
İşe gitmem gerekiyor; hayır, hayır gerçek bir yetişkin sayılmam henüz. Devam eden üniversitem aslında en gerçek sorumluluğum. Ancak aileme destek olmak istiyorum. Kabul ediyorum, bazen yoruluyorum ama asla vazgeçmiyorum yaşamaktan, umut etmekten, koşuşturmaktan.
Çünkü insan geleceğin bir gün mutlaka biraz daha iyi olacağına inandı mı bir kere, her şeyi yapabileceği inanılmaz bir güç buluyor içinde ve bu güç, ona; “belki birkaç yıl sonra mezun olacaksın, belki daha iyi bir iş bulacaksın, belki de bir gün o yoğun günlere dönüp gülerek ne kadar çok çalışmışım” diyeceksin diye fısıldıyor sürekli.
Ben de kanıyorum işte bu fısıltıya, hem de içimde her beliren ufacık bir umutsuzluk anında.
Hatırladınız mı beni?
Sahi, hafızalarınızın bir yerinde duruyor mu hala ismim?
Evet, ben Şule Çet.
Ve belki de böyle olacaktı hayatım.
Çalışacak, mezun olacak, kendi hayatımı kuracak, yorgunlukla geçen yılları gururlu bir gülümsemeyle hatırlayacak, ama asla pes etmeyecektim.
Eğer bir plazanın yirminci katından atılarak öldürülmemiş olsaydım!
---
Bu ülkede bazı kadınların isimleri çok tanıdık gelir.
Pınar,
Özgecan,
Şule gibi.
Çünkü biz onları genellikle hayatlarının en karanlık anıyla hatırlarız, o kadar acıdır ki hikayeleri, o denli yarım kalmıştır ki hayalleri; birden tanışık olduğumuzu düşünecek kadar etkiler bizi.
Aslında tanışık da sayılırız ya… Ne de olsa her biri, sabahları uyanan, aynaya bakan, gelecek planları yapan, kahvesini içerken hayal kuran insanlardır; tıpkı bizim gibi.
Ama bu hikayede sadece üç isim yok.
Bu ülkede sabahları uyanan, aynaya bakıp saçını düzelten, işe yetişmeye çalışan, kahvesini içerken gelecek planları yapan ve tüm bunlar olurken hayatları birden yarım kalan binlerce kadın var.
Onların bazılarının isimlerini hatırlıyoruz.
Bazılarının ise sadece fotoğrafları kaldı hafızamızda.
Bazılarının adı bir pankarta yazıldı, bazılarının adı bir dava dosyasına.
Bazılarının adı ise sadece bir annenin kalbinde kaldı.
Ve belki de bu yüzden bazı sabahlar, bazı evlerde hiç başlamaz oldu.
Ve işte bu yüzden böylesi bir günde, bize çiçeklerden ve kutlama mesajlarından çok daha fazlası gerekir: Sorumluluk almak, yarım kalmış hayatların sorumluluğunu almak!
Şimdi kaldırın çiçekleri, böcekleri, süslü kutlama mesajlarını… İndirin tüm bilboardlardan mor afişleri.
Durun.
Sadece 1 dakika durun.
Ve düşünün…
Öldürülmemiş olsalar şu an nerede, ne yapıyor olurlardı?
Sonra derin bir nefes alın.
Bu nefes, kaybettiğimiz bütün kadınlar yerine olsun.
Ve bir daha düşünün:
Bir günlüğüne hatırlanan, kutlamalarla geçiştirilen bir dünyada mı yaşamak istiyoruz, yoksa her gün yaşayabildiğimiz bir dünya mı hayal ediyoruz?
---
Pınar, Özgecan ve Şule’nin nezdinde, yarım kalan tüm hayatlara ithafen…
Bir günlüğüne hatırlanan kadınları değil, her gün yaşayabildiğimiz hayatları kurabildiğimiz bir dünya hayaliyle.
Yorumlar
Kalan Karakter: